Vergi kabahatlerinde tekerrür sorunları (2) / Bumin DOĞRUSÖZ

Google+ LinkedIn +

Geçen yazımızda Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) vergi kabahatlerinde tekerrür artırımını düzenleyen 339. maddesinde işleyişinde yaşanan bazı sorunlara değinmiştim. Diğer bazı sorunları da bu yazımda ele alacağım.

Burada karşımıza çıkan bir sorun da, önceki cezanın uzlaşma komisyonunda sıfırlanmasına karşılık ikinci cezanın tekerrür dolayısıyla artırılmasıdır. Uygulamada karşımıza çıkan bu sorun doğal olarak uzlaşma komisyonlarının sıfıra kadar indirme yetkisinin af niteliğinde mi olduğu, yoksa “sıfır”ında bir değer olarak kesinleşmiş cezayı mı ifade ettiği tartışmasını ortaya çıkarmaktadır. Aynı sorun son yıllarda vergi barışı gibi adlarla kabul edilen ve özel af niteliğindeki af kanunları için de geçerlidir. Burada da fiil affedilmekte, sadece ceza kaldırılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında vergi idaresinin, önceki cezanın af kanunu veya uzlaşma sonucu sıfırlandığı durumlarda, sonraki cezaya diğer koşullarında varlığı halinde tekerrür artırımı uygulaması doğru ve yerinde gözükmektedir.

Ancak burada, tekerrür açısından fiil değil, kesinleşmiş ceza önem taşıdığından, “sıfır TL” kesinleşmiş cezanın ne kadar ceza olduğunun veya af kanunu ile kaldırılmış bir cezanın ne kadar eğitici veya caydırıcı olduğunun da bu tartışmada dikkate alınması gereken hususlar olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki bu konuda “Uyumlu Mükelleflere Vergi İndirimi” başlıklı Gelir Vergisi Kanunu’nun mükerrer 121. maddesinde yer alan düzenlemede ve bu konudaki 301 sayılı Genel Tebliğ’de “vergi ve cezanın uzlaşma ila kaldırılmış olması” indirimden yararlanmaya engel oluşturmamaktadır. Cezası uzlaşma yoluyla sıfırlanan mükellefi uyumlu kabul ettikten sonra, mükellefin önceki ceza ile akıllanmadığını kabul etmek, bence çelişik bir düşünce veya uygulamadır. Kanun tasarılarının hazırlanmasında olması gereken özenin yokluğunu ifade eden bu çelişki mali idarenin tekerrürdeki görüş ve uygulamasını değiştirmesini gerektirmektedir.

Bu arada kanunda sonraki cezanın artırılacak tutarının sınırlandırılmamış olması da orantısız ve adaletsiz tekerrür artırımlarına yol açmaktadır. Örneğin yine bildiğim bir olayda, bir mükellefe daha önce damga vergisi için 560 TL ceza kesilmiş ve kesinleşmiş, daha sonra 560 TL vergi ziyaı cezasının varlığından bahisle bir başka inceleme dolayısıyla kesilen 4.200.000 TL vergi ziyaı cezası, % 50 oranında (2.100.000 TL) artırılarak 6.300.000 TL olarak tarh edilmiştir. 560 TL’lik cezanın ikinci cezada, 2.100.000 TL artırıma, yani birinci cezanın 3.750 katı artırımına yol açmasını, tekerrür müessesesinin mantığı açısından (560 TL’lik cezanın caydırıcılığının ne kadar olacağı sorusu bir yana bırakılarak) doğru karşılayanlar olabilir. Ancak tam tersi durumun olması halinde, yani ilk ceza 4.200.000 TL olsa ve ikinci ceza 560 TL olsa idi, tekerrür artırımı sadece 280 TL olacaktı. Rakamların bu derece farklılığı, burada bir adaletsizliğin varlığını göstermektedir.

Nitekim 765 sayılı mülga Ceza Kanunu’nun 81/3. maddesinde “ikinci suç için tayin edilecek cezaya tekerrürden dolayı zammı lazım gelen miktar, hiçbir suretle evvelki suç için hükmedilmiş olan cezaların en ağırından ziyade olarak tayin edilemez” hükmü ile bu sorun ceza hukuku yönünden giderilmiştir. (Yeni Ceza Kanunu’na bu hükmün alınmamış olması, tekerrürün ceza artırımı ile değil de infaz rejimi ile ilişkilendirilmesidir.) Benzer bir düzenlemenin VUK’un 339. maddesine eklenmesi gerekmektedir.

Bu sorunların pek çoğu aslında bir genel tebliğ ile giderilebilecek uygulama sorunlardır. Sadece tekerrür artırımına sınır gibi konular yasa koyucunun müdahalesini gerektirmektedir. Ancak bu düzenlemelerin hızla yapılması, ceza adaleti açısından gereklidir.

Son yılların bir modası var, bir müessese sorunlu ise “kaldıralım gitsin” denilmektedir. Kaldırma marifet değildir. Eğer müessese gerekli ise “ıslah” edilmeli, sorunlarından arındırılmalıdır”. “Tekerrür müessesesi gerekli midir” derseniz, vergi ceza hukuku sistemi içerisinde “evet” gereklidir ancak ıslah edilmelidir.

Share.

About Author

Yorum Bırak